Sitemize reklam vermek için yorumkat@yandex.com adresine mail atabilirsiniz
Sayfa 1/7 123 ... SonSon
70 sonuçtan 1 ile 10 arası
  1. #1
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Arrow Atatürk'ün Anıları


    atatürkün anıları


    Gaziyi Görmeye Gelen Ana

    Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına
    rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
    - Merhaba nine
    Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
    - Merhaba dedi.
    - Nereden gelip nereye gidiyorsun?
    Kadın şöyle bir duralayıp,
    - Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
    Paşa gülümsedi.
    - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin
    malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi
    nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
    Kadın başını salladı.
    - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği,
    atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet
    aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
    - Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
    - Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki
    oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi
    bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa.
    Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı
    Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte
    ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
    - Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?
    Kadının birden yüzü sertleşti.
    - Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı
    gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin
    mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun
    sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur
    dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?
    Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm.
    Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
    Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı
    bulacağım yeri deyiver.
    Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı
    her halinden belliydi. Bana dönerek,
    - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim
    vefalı Türk anamdır bu.
    Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım
    dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara
    kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü
    kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere
    fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
    İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana
    oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü
    atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük
    bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri.
    Bunu Atatürk'e uzattı;
    - Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
    getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
    Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
    Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
    "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne
    götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  2. #2
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart


    Sakal Üzerine...

    Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;
    - Kimdir bu?
    Vali yanıt verir;
    - Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.
    Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve;
    - Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyunaltı hizasını gösterir.
    Şıh;
    - Emrin olur Paşam diyerek yerine çekilir.
    Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra Nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış...
    Şıh gelir, Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür. Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;
    - Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?
    Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;
    - Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim der.
    Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp Nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda şöyle yazmaktadır;
    - İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım.


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  3. #3
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart


    Atatürk Ve Yeşil

    Atatürk'ün doğayı, ağacı sevmesinin en belirgin örneklerinden birisi de kuşkusuz Atatürk Orman Çiftliği'dir. Atatürk, 1925 yılında kendi aylığından ödeyerek çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O yıllarda bu topraklar, ortasından demiryolu geçen bataklık ve boş bir araziydi. O toprağa karşı zafer kazanabileceğini de kanıtlayarak çiftliği burada kurdu. Bugün, Ankaralılar için çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş, Atatürk'ün önderliğinde dikilen ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur.
    Ankara'yı Türkiye Cumhuriyetinin başkenti yapan ve bir bozkır kasabasında modern bir şehir kuran Atatürk, bu yönüyle de, günümüzdeki, şehircilik, çevre ve tabiat güzelliği kavramlarına, 1920'li yılların şartları içinde ışık tutan bir dehadır. Bu kavramların bilinmediği ve konuşulmadığı o yıllarda, şehircilik uzmanlarını getirterek, Cumhuriyetin başkenti Ankara'yı düzene sokan, ağaç diktiren, bulvarlar açtıran, Çiftliği kuran, sefaret bahçelerinde yeşilliğe imkan veren Atatürk, diğer yönleriyle olduğu gibi, bu yönüyle de her zaman örnek alınması gereken eşsiz büyük bir önderdir.
    Atatürk'ün kişiliğini oluşturan etkenler arasında bitki ve hayvan sevgisinin de önemli bir yeri bulunmaktadır. Atatürk, yaşamının son günlerinde de yeşillikler arasında olma özlemini duymuştur. Yeşilliği olduğu kadar barışı da seven Atatürk'ün Anıtkabiri'ne dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla meydana gelen Barış Parkı, ölümünden sonra da Ata'nın kişiliğiyle bütünleşmiştir.
    Dayısının çiftliğinde
    Atatürk'ün doğa sevgisi, babası öldükten sonra annesi ve kardeşi ile beraber Selanik'in otuz kilometre yakınlarında Zübeyde Hanımın ağabeyi olan Hüseyin Ağa'nın çiftliğine yerleşmeleri ile başlamıştır. Burada, Atatürk çiftçilik işleri ile uğraşarak, yeşilliğe, toprağa ve doğaya ilgi duymuştur. O'nun bitki ve hayvan sevgisinin ilk belirtileri, bu çiftlik yaşamından kaynaklanmaktadır. Çünkü O, ilerki yaşamında çiftlikler kuracak, hayvan besleyecek ve ağaçlandırmaya büyük önem verecektir.

    Atatürk'ün sınıf arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy, O'nun doğa sevgisini belirtirken bir anısını şöyle anlatır:
    Harp Akademisi'nin üçüncü sınıfına geçtiğimiz zaman Mustafa Kemal, Selanik'e sılaya gitmeden önce bizde misafir kaldı. O günlerin birinde Satılmış Çavuş'u da alarak Alemdağı'na uzandık. Arkadaşım samimi bir doğa aşığı idi. Ormanlık yerlerden çok hoşlanırdı. Öğleye doğru pınar başında mola verdik...Uzaklarda bir kasır vardı ve manzarası harikulade güzeldi. Adeta Mustafa Kemal'i büyüledi...Oradan ayrılırken Mustafa Kemal: 'Fuat' dedi, 'İnsan yaşlandıktan sonra şehirlerin gürültülü hayatından uzaklaşmalı, böyle sakin ve ağaçlık bir yere çekilmelidir. Bak, şu karşıdaki köşk insanın ruhuna nasıl bir ferahlık veriyor."
    Afet İnan, Atatürk ve Çankaya'nın ilk Cumhurbaşkanlığı Köşkü için seçilmesini anlatırken şöyle diyor: "Atatürk'ün Çankaya'yı seçmesinde etken, birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının bulunması idi. Onların rüzgarlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı."
    Atatürk doğayı çok seven bir insandı. Yeşile, çiçeğe, ağaca hayrandı. Nezihe Araz, Atatürk'ün ağaçlandırmaya verdiği önemle O'ndaki doğa sevgisini bir söyleşide şöyle dile getirmiştir:
    "Ne oldu buradaki ağaca"
    "Çankaya köşkünden Meclis binasına giderken o günün Ankara'sında bir tek iğde ağacı vardır. Mustafa Kemal, her gün ağacın önünden geçerken arabayı yavaşlatıyor ve ağacı selamlıyor. Bir gün; 'Bakın bu benim...' derken, o ağacın yerinde olmadığını görüyor. Büyük bir telaşla otomobili durdurup iniyor. Buradaki işçilere; 'Ne oldu buradaki ağaca' diyor. 'Efendim, yolu genişletmek için ağacı kestik' cevabını alıyor. Arabasına dönen Mustafa Kemal ağlamaya başlıyor. Bunun başka yolu yok muydu? diye."
    Afet İnan, Atatürk'ün doğa ve ağaç sevgisi ile ilgili olarak şöyle diyordu:
    "1919 yılında Atatürk Ankara'yı pek az ağaçlı bulmuştu. O, eski adı Orman Çiftliği olan yerde, orman yetiştirmeyi kendisine ideal edinmişti. O'nun için her ağaç yeni, kıymetli birer varlıktı. Bunların yetiştiğini, büyüdüğünü görmek, bir idealin tahakkuk edişindeki zevki kendisine veriyordu. Gazi Orman Çiftliği, insanların irade ve çalışmalarıyla, tabiatı güzelleştirme ve verimli kılma kuvvetinin bir örneğidir."
    Atatürk'ü yakından tanıyanların şu ortak görüşte birleştikleri görülmektedir: "Atatürk doğayı severdi. Ağaçlandırmaya önem verirdi." Bir gün Atatürk , Kurmay Başkanı İsmet Bey'le Diyarbakır çöllerinde atla gidiyorlarmış. Mustafa Kemal demiş ki: "Çabuk bana yeni bir din bul. Ağaç dini. Bir din ki, ibadeti ağaç dikmek olsun."
    Atatürk'ün doğayı, ağacı sevmesinin en belirgin örneklerinden birisi de kuşkusuz Atatürk Orman Çiftliği'dir. Atatürk, 1925 yılında kendi aylığından ödeyerek çiftliğin bugünkü yerini satın almıştır. O yıllarda bu topraklar, ortasından demiryolu geçen bataklık ve boş bir araziydi. O, toprağa karşı zafer kazanabileceğini de kanıtlayarak çiftliği burada kurdu. Bugün, Ankaralılar için çiftlik bir dinlenme yeri haline gelmiş, Atatürk'ün önderliğinde dikilen ağaçlar büyümüş, gölgesinde insanlar dinlenir olmuştur. O doğadan zevk alan bir insan olarak, yeşilliği ve ormanı daima sevmiştir.
    Falih Rıfkı Atay, "Atatürk çiftlik dağlarının ormanlaşması için bizzat uğraştı. Hemen her ağaçta hakkı vardır" derken; Afet İnan da, "Orman Çiftliği'nin her ağaçlandırma evresinde Atatürk'ün bakışı, görüşü, emeği vardır" diyor. Eski adı Orman Çiftliği olan yerde orman yetiştirmeyi amaç edinmişti. Onun için her ağaç eski ve yeni, kıymetli birer varlıktı.
    Özlemi tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı
    Atatürk'ün ağaç ve yeşillik sevgisi, yalnız Ankara'ya has bir özlem değildi. "Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya değer" diyen Atatürk'ün özlemi, tüm ülkeyi ağaçlandırmaktı, yeşillendirmekti.
    Bir gün, İstanbul'un eski vali ve belediye başkanlarından Muhittin Üstündağ ve Afet İnan'la birlikte boğazda bir motor gezisinde Salacak önlerinden geçerken; "Bu güzel yerleri ağaçlarla bir kat daha güzelleştirmek için İstanbul Belediye Başkanı olmak istiyorum" derken, Atatürk'ün bu sözlerindeki gerçeği çözmek elbette güç değildir.
    Ülkemiz toprakları üzerinde Atatürk'ün yakın ilgisi ve sevgisiyle Yalova yeşil bir cennet köşesi haline gelmiştir. Muhsin Zekai Bayer, Atatürk'ün Yalova'yı ağaçlandırma çabalarını şöyle anlatır:
    "Yalova kaplıcalarının yeşil cennet diyarı ve çam ormanları, Atamızın çabaları ile meydana gelmiştir...İlk iş olarak o zamanın ünlü bahçıvanlarından Pandeli Efendi'yi Boğaz içindeki çiçek bahçesinden alarak işin başına geçirtmiştir. Onun yakın ilgileriyledir ki, bu gün 'Çam Burnu' adı verilen ormanlık alan yaratılmıştır."
    Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi açış konuşmalarında, doğal varlıklarımız olan ormanların korunması, dengeli ve tekniğe uygun şekilde işletilmesine yönelik konulara da yer vermiştir. 1 Mart 1922 yılında 1. Dönem 3. Yasama Yılı konuşmasında, ormancılığın kurallarını şöyle belirtmiştir.
    "Gerek tarım, gerek memleketin varlık ve genel sağlığı konularında önemi kesin olan ormanlarımızı da modern önlemlerle iyi duruma getirmek, genişletmek ve en yüksek faydayı sağlamak da önemli kurallarımızdan biridir."
    Atatürk, bir ağaç dalının kesilmesine rıza göstermeyecek kadar yeşili ve ağacı seven bir varlık idi. Yalova'da yapılan bir köşkün çevresindeki meşelerin korunması için orman mühendislerine sık sık öğüt vermiştir. Gazi Mustafa Kemal, Türklerin Orta Asya'dan kuraklık ve ağaçsızlık yüzünden göç ettiklerini pek iyi bildiği için ağaca karşı sevgi ve saygı gösterilmesini teşvik etmiştir.
    Atatürk son günlerinde yeşile duyduğu özlemi şöyle dile getirmiştir: "Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk ulusunu sonsuzluğa dek yaşatmak için verimli kalacaksın. Türk toprağı sen, seni seven Türk ulusunun mezarı değilsin. Türk ulusu için yaratıcılığı göster."


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  4. #4
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    Atatürk İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.

    Milli Mücadele'deki çete giysili bir Türkçü kadın, Başbuğ Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu :

    - " Bastığın toprağa kurban olayım Paşam! "

    Başbuğ Atatürk onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan direnişçi olduğunu fısıldadılar. Gözlerinden iki damla yaş düşen Atatürk, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi :

    - " Kahraman Türk kadını ! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın. "

    Atatürk Kurtuluş Savaşında Türk Kadını Vapur ve motorlarla İnebolu'ya çıkarılan silah ve cephane Kastamonu üzerinden Ankara'ya, oradan da cepheye gönderiliyordu. 1921 yılı Aralık ayında birden bire bastıran kar yolları kaplamıştı. İnebolu'dan Kastamonu'ya hareket eden ve her nasılsa yolda kafileden geri kalmış genç bir kadın, fırtınalı bir gecede sabaha yağan kar altında yoluna devam etmişti.

    Cephane yüklü kağnısı ile yorgun argın bir halde ancak Kastamonu kışlası önüne kadar gelebilmiş, şehir'e girmek nasip olmadan kağnı arabası yol kenarında durmuştu. Arabanın yanına gidenlerin gördüğü manzara yürekler acısı idi. Bu Türkçü kadın, bu kıymetli yükü korumak için yorganlarını top mermilerini üzerine örtmüş kendisi de bir elinde üvendire kollarını açarak yorganın üzerine abanmış ve o durumda sabaha karşı donduğu anlaşılmıştır. Olay yerine gönderilen Cemil ve Rıfat çavuşlar, göz yaşları dökerek şehit'in üzerindeki karları süpürüp arabadan indirirken, yorganın altından birdenbire çığlığı basarak ağlayan bir çocuk sesi işitince şaşırdılar ve şehit anayı yana çekip yorganı kaldırınca gördükleri şaheser tablo şu olmuştu :

    Otlara sarılı top mermileri arasına yerleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamaya başladığıdır. Cephanesi ve yavrusu uğruna kendisini feda eden bu kahraman Türk anasının acıklı hikayesini bu vatan topraklarında yaşayan herkesin, özellikle genç nesillerin iyi değerlendirmesi gerekir…


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  5. #5
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    Atatürk'ün komik bir anısı

    Atatürk'ün En sevdiği hikayelerdenmiş. Arada kendi anlatır, arada baskasna anlattırır, hep gülermiş.

    Yeşilaycı bir profesör bir konferans veriyor. Bir ara dinleyicilere sormus:

    "Bir eşegin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, biri rakı. Hangisini içer?"

    Cevabı kendi veriyor: "Tabii suyu."

    Gene bitirmiyor soruyor: "Neden?"

    Arkadan bir bekri söz alıyor. Yüksek sesle cevaplıyor.

    "Eşekliğinden."

    Atatürk bu cevaba bayılıyor. Gülüyor, gülüyor.

    Bir akşam Orman çiftliğinde yanında erkanı, açık havada oturuyorlar.

    Rakılarını yudumluyorlar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor:

    "Söyle çocuk: Bir eşegin önüne iki kova koysan. Biri rakı dolu, biri su. Hangisini icer?"

    Anadolu tosunu yutkunuyor. Bakıyor. Gazi Paşa Hazretlerinin ve yanındaki muhterem zevatın önünde rakı kadehleri. Devletin en büyükleri...Esas vaziyetine geçiyor:

    "Rakıyı kumandanım!"

    Atatürk kahkahayı basıyor. Herkes şaşkın. Ata onlara dönüyor. Muzip:

    "Aman beyler! Neden diye sormayın!"


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  6. #6
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    Atanın Cevap Veremediği Tek İnsan..?

    Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
    -Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler...
    Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
    Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
    Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
    Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
    -Bu köşk kimin?

    -Kirkor’un...
    -Ya şu koca bina?
    -Yargo’nun...
    -Ya şu?
    -Salomon’un...
    Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
    -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
    -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam...
    Atatürk bu anısını naklederken:
    -Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu..


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  7. #7
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    GERÇEK BİR HİKAYEDİR (Sunay AKIN dan alıntıdır)

    1900'lü yılların başında Avrupanın güçlü devletlerinden olan fransa o

    dönemin diğer devletlerine haber göndererek yeni bir savaş makinası

    bulduklarını ve bu makina ile gösteri yapılacağını diğer devletlerin bu

    davete yetkili 2 askeri üye ile katılabileceklerini bildirirler.Gösteri günü

    ortalık mahşer yeri gibi kalabalıktır.Osmanlıdan gösteriyi izlemeye gelen

    sadrazam ...........paşa(ismini tam hatırlayamıyorum) ve yanında genç bir

    subay vardır.Gösteri başlar herkezin şaşkın bakışları altında hava yükselen

    bir makina havada sortiler yapmakta belirlenmiş hedeflere ateş

    etmektedir evet bu ilk savaş uçağıdır.Derken uçak yere iner,pilot kendisi

    ile havalanacak bir gönüllü ister,tabi herkez korku içinde kimse cesaret

    edemez ve Osm.paşasının yanındaki genç subay bir Türk cesurluğuyla

    hemen öne çıkar -ben gönüllüyüm der.pilot genç Türk subayını giydirir ve

    uçağa götürür,tam bineceklerken Osm.paşası genç subayı kolundan tutar ve

    --sen in ,der.Subay nedenini sorunca-- içimde kötü birhis var der.bunun

    üzerine uçağa başkaı biner uçak havalanır ve yere çakılır.

    Evet ogün o Osm.paşası o genç subayın kolundan çekipte uçaktan

    indirmeseydi bugün ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU MUSTAFA

    KEMAL ATATÜRK OLMAYACAKTI.Genç subay O idi.


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  8. #8
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    Atatürk'ün İngiliz Amirale Cevabı


    Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor.

    Kollarında ve omuzlarındaki işaretlerden amiral rütbesinde olduğu anlaşılan
    İngiliz Donanması Komutanı, Hükümet Konağı'nın kapısından girerek Mustafa
    Kemal Paşa'nın odasına doğruldu.Nazik , fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen
    Eşref önüne çıkıp ne istediğini sorunca:

    -Başkomutan Mustafa Kemal Pasa ile görüşmek istiyorum!.. dedi.

    .Birlikte odaya girdiler kapı kapandı. Amiral önce:

    -Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle
    kutlarım. Çanakkale'deki basarinizi rastlantıya borçlu olmadığınız,
    kanıtlanmış oldu.Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum. Amiral bir süre
    sonra konuya girmiş:

    -Ülkenin kontrolünüz altında bulunan bölümünde bizim tebamız ve sizin
    azınlıklarınızdan Ermeniler, Rumlar var.Yeni askeri yönetim altında bu
    insanların statüsü nedir? güvende midirler?..

    -Hiç kuskunuz olmasın Amiral!..Türkiye'deki bütün insanlar gibi tebanız ve
    sözünü ettiğiniz azınlıklar da TBMM Hükümeti'nin eşit koruması altındadır.
    Suç islemeyenler, kendilerini bu memlekette benim kadar güvende
    sayabilirler.

    -Suç isleyenler?

    -Suç isleyenler Sayın Amiral, dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de
    adaletin huzuruna çıkarlar...Suçlu iseler, cezalarını elbette
    çekeceklerdir...

    -Fakat Paşa Hazretleri,fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret
    alan Rumların bazıları, şımarıklıklar yapmış olabilir. Bugün bu insanlar
    yerli halkın düşmanlığı ile yüzyüzedirler. Ermeniler için de başka açıdan
    aynı şeyleri söyleyebilirim. Biliyorsunuz, arkadaşlarının büyük bir bölümü
    göçe zorlandı ve önemlice bir bolumu de hayatlarını kaybettiler. Bu ruh
    tedirginliği içinde Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor
    günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır.
    Bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler, halkın husumetine
    bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır!

    Son cümleye kadar Amiral'i gülümseyerek dinleyen Mustafa Kemal Pasa,
    'dünyanın koparacağı gürültü ile' kendini tehdide girişince, sözünü bıçak
    gibi kesmiş:

    -Şu "Efendi Devlet" rolünü bir kenara koyunuz Amiral! Milletleri de tehdit
    etmekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp
    koparmayacağını düşünmem! Bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu
    islere karışmasına müsaade etmem! Majestelerinin devleti memleketimizin
    azınlıkları ile uğraşmaktan vazgeçsinler! ..Kim bize saygı beslemezse,
    bizden saygı beklemeye hakki olmaz!..

    Amiralin benzi kül gibi olmuş:

    -İngiltere Hükümeti'nin tebasını her yerde koruma hakki, devletler hukuku
    teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve
    Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu
    güvenliği sağlayacak güçteyiz...

    İşte o zaman Mustafa Kemal Paşa'nın tepesi iyice atmış:

    -Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş
    olmalısınız! Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı (o
    donemde İngiliz donanması İzmir limanında bulunmaktaydı) boşaltacak güçtedir
    de... İsterseniz, Türk'e ihanet eden tebanızın ve azınlıklarınızın adaletten
    kaçan sefillerini geminize doldurabilirsiniz!.. Donanmanızın da en kısa
    zamanda limanı terk etmesini istiyorum!

    Mustafa Kemal Paşa'nın cümleleri, art arda Osmanlı tokatları gibi Amiralin
    yüzünde şakladıkça, Amiral ne yapacağını şaşırmış ve en sonunda:


    -İngiltere'ye savaş mı açıyorsunuz? demiş.

    İşte Paşa burada son sözünü söylemiş:

    - savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması'nın hala yürürlükte olduğunu mu
    sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık... Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk
    saymama borçlusunuz! Fakat görüyorum ki, nezaketimizi kötüye kullanmak
    eğiliminiz var... Buna müsaade edemem. Bizim gözümüzde "barış antlaşması
    yapmamış" iki devletiz. savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal
    karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum!

    Bir balmumu heykeline dönmüş Amiral..... gerine gerine girdiği Mustafa Kemal
    Paşa'nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçülmüş ve sonunda
    kekeleyerek:



    -Afedersiniz!.. demiş ve yerlere kadar eğilerek geri geri kapiya gidip
    dışarı çıkmış.

    .Ruşen Eşref hem düşünceli hem de gülüyordu:

    -Pasa, Amirali anasından doğduğuna pişman etti. "Kendisinin Türk
    topraklarında bir savaşçı olarak
    bulunduğunu "Paşa'dan öğrendiği zaman sapsarı kesildi... Tutuklanacağını,
    tutsak edileceğini sandı. İnce dudaklarını ısırıyor, parmaklarını birbirine
    kenetlemiş titriyordu. Karşısında Babıali Paşası bulacağını sanıyordu
    herhalde...

    "İngiltere devletini kendi devletine eşit gören "bir Paşa ile karsılaştığı
    için, ihtiyatsızlık edip karaya çıktığına kim bilir nasıl lanet etmiştir...

    Aradan bir saat geçti gecmedi... İngiliz gemisinden bir müfreze ve bir
    teğmen çıktı. Amiralden - devleti adına- bir ültimatom getiriyordu,
    Başkomutan'a kendi eliyle verecekti. Paşa'ya bildirdim; "Gelsin" dedi.
    Teğmeni içeri aldım. Ruşen Eşref tercümanlık yapıyordu.İngiliz çakı gibi bir
    Teğmendi. Paşa'nın karşısında gösterişli bir selam verdi ve Ruşen Eşref
    aracılığıyla ültimatomu Paşa'ya ulaştırdı.

    Paşa: -Peki Teğmen! Hükümetimiz ültimatomunuzu inceler ve hükümetinize
    gereken karşılığı
    verir.Siz geminize dönebilirsiniz...

    Teğmen önce dışarı çıkacakmış gibi bir hareket yaptı, sonra da Ruşen Eşref'e
    donup:

    -Başkomutan ellerini öpmeme müsaade buyururlar mi?

    Ruşen Eşref, teğmenin dileğini Paşa'ya söyledi, Pasa:

    -Nereden icap etmiş sor bakalım!.. dedi.

    Teğmen:

    -Asker olarak zaferlerine, insan olarak kendisine hayranım...
    Lütfetsinler...

    Teğmen Paşa'nın elini öptü, Paşa da Teğmenin yanağını okşadı. Odayı
    boşalttık. Az sonra Ruşen Eşref'i çağırdı:

    -Metni okudunuz mu? Ne istiyorlar?..

    -Paşam Amiral ile görüştüklerinizin yazı ile de pekiştirilmesi isteniyor.

    -Öyleyse Halide Hanım'ı (Edip Adıvar) bulunuz, hemen tercümesini yapsın ve
    metin olarak bana getirsin... Öte yandan bir kopyasını şifre ile Dışişleri
    Bakanlığına gönderin gerekeni yapsınlar... Durumu, ordu komutanı Nurettin
    Paşa'ya da bildiriniz. Gerekiyorsa benimle temas etsin........

    Olay kısa bir süre içinde şehirde duyulmuştu...

    İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere
    bindirmeye başlamışlardı. Nitekim birkaç saat sonra da sessizce çekilip
    gittiler...


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  9. #9
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    Satın alınamayan adam

    Atatürk geçen dünya harbi başladığı zaman Türk ordusunda Alman general ve subaylarına mühim mevkiler verilmesinin aleyhinde bulunmuştu. Alman mareşali Falkenhayn bu gibileri itirazdan vazgeçirmek için çeşitli çarelere başvuruyordu. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’nın yedinci ordu kumandanlığına hareket edeceği günün gecesi, İstanbul’da Akaretler'de 74 numaralı eve Alman mareşalinin karargahında memur olan bir Türk kurmay subayı ile genç bir Alman subayı geldiler. Ufak sandıklar içinde bazı şeyler getirdiler. Mustafa Kemal sordu:
    - Bunlar nedir?

    Alman subay cevap verdi.

    - İstanbul'dan ayrılıyorsunuz; size Mareşal Falkenhayn bir miktar altın göndermiştir.

    - Bu paralar bana yanlış geldi. Ordunun levazım reisliğine gönderilmesi lazımdı.

    - Efendim, o da başka...

    Mustafa Kemal paranın ne kadar olduğunu anladıktan sonra, Alman subayının önünde, onları teslim aldığına dair senet imzaladı; fakat Alman subayı bunu kabul etmedi. O zaman Mustafa Kemal Türk subayına emretti:

    - Bu zabit bilmiyor, senedi alsın. Mareşale versin ve siz de paraları gelip alması için levazım reisliğine haber gönderiniz...

    Bir kaç ay sonra Atatürk yedinci ordu kumandanlığını, vekil olarak Ali Rıza Paşa'ya bırakmış, ayrılmıştı; altınları da ona teslim ederek makbuz almıştı. Bu makbuzu iki yaverine verdi ve emretti.

    - Mareşal Falkenhayn'e gidiniz; kendisini görünüz; bu makbuzu vererek benim imzamın bulunduğu kağıdı ondan alınız!

    Mareşal Falkenhayn yaverine:

    - Mustafa Kemal Paşa'ya böyle bir para verdiğimi hatırlamıyorum; bende imzalı senedinin bulunduğunu da bilmiyorum. Bunun için Ali Rıza imzalı kağıdı da kabul edemem! dedi. Mustafa Kemal Paşa şu haberi yolladı;

    - Verdiğiniz altınlar olduğu gibi duruyor; onlar için size senet verilmiştir. Sizde böyle bir senedin bulunmayışı altınları yok edemez. Vesikayı kaybetmiş olabilirsiniz; o halde verdiğiniz altınları size iade edeceğiz; aldığınıza dair siz bize makbuz veriniz! Ben altın için memleket menfaatleri hakkında müsamaha gösterecek insanlardan değilim. Paralarınız duruyor, fakat onlardan daha kıymetli olan Mustafa Kemal imzası sizde kalamaz!


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


  10. #10
    Avrupa Fatihi ulusoy07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    21.02.2006
    Yer
    M.Kemal ATATÜRK'ün İzinden...
    Mesajlar
    2.970
    Rep Gücü
    3944

    Standart

    1935 senesinde idi. Atatürk'ün Çanakkale'ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma başgöstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olduğuna göre Filistin'e gitmek istiyorlardı. Bunlar, o zaman rivayet olunduğuna göre Filistin'e gitmek istiyorlardı. İşte bu sıralarda "Atatürk Çanakkale'ye geliyor!" dediler. Çok sevindim. Çünkü Atatürk'ü daha önce hiç görmemiştim. Heyecanla Atatürk'ün geleceği Balıkesir Caddesi'ne koşarak gittim. Bütün Çanakkale halkı orada toplanmıştı. Ben de bir kenara dikildim. Bu esnada yanımda tesadüfen bulunan birkaç Yahudi'nin fısıltı ile pek hararetli olarak konuştuklarını gördüm. Alakadar olmaya vakit kalmadan karşıdan birkaç otomobil göründü. "Atatürk geliyor!" sözü yeniden ağızdan ağıza dolaştı.

    Halkın "Yaşa, varol!" nidaları arasında Atatürk otomobilinden indi. Alkışlar devam ediyor, o da halkın ortasında ilerliyordu. Garip bir tesadüf ve talih eseri olarak Atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yaptı. Halka bakıyor ve kalabalığı selamlıyordu. Tam bu esnada yanımad bulunan ve biraz evvel fısıltı halinde, fakat hararetli konuşan Yahudilerden biri, ileriye doğru yürüdü ve Atanın önüne atıldı. Muhafızlar mani olmak istediler. Atatürk:

    - Bırakın, gelsin! dedi.

    Bu Musevi vatandaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak:

    - Paşam bizi kovuyorlar. Biz ne yapacağız? dedi.

    Atatürk, bu şekilde önüne atılan bu adamın ne demek istediğini ve kim olduğunu derhal anlamıştı. Buna rağmen sordu::

    - Sen kimsin?

    - Ben Paşam, Çanakkale Musevilerinden Avram Palto.

    - Sizi kim kovuyor? Hükümet mi Kanun mu? Polis mi? Jandarma mı? Bana söyle? dedi.

    Bu Musevi vatandaş durakladı, şaşaladı. Biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:

    - Hayır Paşam, halk kovuyor.

    Atatürk, bu adamın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve:

    - Halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü.


    C. YALÇIN
    Hilmi Yücebaş, Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, s.68


    Ömrümüzün son demidir
    Dönülmeyen o gitmeler...




    Bir Acayip Adam


Sayfa 1/7 123 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •